|
|
|
|
|
|
|
|
 |
Aklımız pembede kalacak Yazın sonu gelirken, raflardaki pembe şarapların sayısı iki düzineyi geçti. Üstelik çoğu da “ciddi” pembeler bunların. Cabernet’ler mi istersiniz, fıçıda dinlenmişler mi, 15 derece alkole bana mısın demeyenler mi... Bu “mevsimlik” şarap, hayatımızda kalacak gibi. Bordo’nun en üst düzey şaraplarından, 5 “Premier Grand Cru Classe”sinden biri olan efsanevi Chateau Mouton Rothschild’in üretim müdürü Patrick Leon, akciğer kanserinin ilk aşamasında olduğunu öğrenince emekliliğini istedi ve evi ile hastaneler arasında mekik dokumaya başladı. İyileştiğinde ise eskisi kadar hırslı değildi. Bordo’nun “ikinci sınıf” gözüyle bakılan bir kasabasındaki aile bağı ve şaraphanesiyle oyalanarak kalan ömrünü huzur içinde geçirebilirdi. Ama bir gün çalan bir telefon tüm planını bozdu. Bordo’nun “haşarı çocuğu” Sacha Lichine’di arayan: “Patrick, ilk trene atla ve Provence’a gel. Harika bir şato aldım, bağlar muhteşem. Burada dünyanın en iyi rozelerini yapacağız.”
|
|
|
| |
|
 |
Meyveyi içmenin en güzel yolu Tam da Başbakan Erdoğan’ın “Alkol denilen şey meyvelerden yapılmıyor mu? İçki içeceğinize meyve yiyin” dediği günlerde, meyvelerden yapılan en güzel meyve brendileri ithal edildi.
Ülkemizde “meyve rakıları” diye anılan bu içkiler, aslında “meyve brendileri”. Rakı, anasonla aromatize edilmiş alkollü içki olduğu için, bunlara rakı denmesi doğru değil, zira bu içkiler sadece yapıldıkları meyvenin tadını taşıyor, baharat ya da otla aromalandırılmıyor.
|
|
|
| |
|
 |
Sıcaklarda buz gibi beyazlar / Mehmet Yalçın Burunda taptaze meyve kokan, damakta da canlı ve diri asiditeleriyle içeni ferahlatan beyaz şaraplar, boğucu yaz sıcaklarında imdada yetişiyor. Yerli beyazlarımızda kalite hızla yükseliyor. Yıl, 2000’di. Londra’da, Thames nehri kıyısındaki “şarap kenti” Vinopolis’e binbir hayalle gitmiştim. “Yaşayan şarap müzesi” adı altında yapılan dev kompleks, daha ilk adımlarımda hayal kırıklığı yaşatıyordu. Kurnaz bir tüccarın şaraba duyulan ilgiyi sömürmek için metruk bir binaya “cila çektiği”, her köşeden sırıtıyordu. Ucuz ve kötü Gürcü şaraplarıyla adı sanı bilinmeyen apelasyonlardan birkaç İtalyan’ı tattıktan sonra, “müze” yarım saatte bitiverdi. O yıllarda CD-Rom yüklenmiş dokunmatik bilgisayarlar moda olduğundan, bir ekranda karşıma çıkan şarap ansiklopedisiyle oyalanmaya çalıştım.
|
|
|
| |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|